Stanley Kubrick

1Dünya sinemasında eğer birkaç büyük yönetmen saymamız gerekirse bunlardan birisi kesinlikle “Stanley Kubrick” olacaktır. Hakkında sayısız kitap, inceleme yazılan sanatçı, ölümünden yıllar sonra bile yeni eserler ile anılıyor. Sinema çizgisinde çok farklı türlerden filmlere kendine has imzasını atmayı başarmış; böyle büyük bir sinemacıyı kendi sinemasından bağımsız anlatmak çok mümkün olmayacağından filmlerine bakarak onu tanımaya çalışabiliriz.

Kubrick’in görsel sanatlara ilgisi fotoğrafla başladı. Birkaç kısa film denemesinin ardından ilk uzun metraj filmi; Fear and Desire ile sinema dünyasına adımını attı. Daha sonra sık sık karşılaşacağı takıntılı davranışlarından birini bu film için de gösterecekti. İlk filmini beğenmeyen Kubrick kariyerinin ilerleyen günlerinde filmin tüm kopyalarını toplattı. Bir kısmını da kendisi satın alarak imha etti. (Filmin buna rağmen kalan kopyaları vardır.) Kubrick dünyayı olduğu gibi kabullenmediği için takdir ettiği asker ve katillere karşın savaşla ilgili filmlerinde antimilitarist bir tutum takındı. Paths of Glory ile büyük bir çıkış yakalayan yönetmen bu filmle birlikte kendine has tarzını ilk kez baskın olarak kullanmaya başladı. Film, eleştirmenler tarafından çok beğenilse de gişe de aynı başarıyı gösteremedi. Ardından Kirk Douglas’ın başrolde olduğu Spartacus’ü çekerek başarısını gişeye yansıttı. Bu, tamamını Hollywood’da çektiği ilk ve son film olacaktı. Çok kazandıran film yeni ve daha cesur projeler için Kubrick’in yolunu açtı.

2

Kubrick farklı alanlarda filmler çekmeye ve bunlarla büyük tartışmalar yaratmaya devam etti. Kara mizah türündeki Lolita ve Dr. Strangelove’ın ardından ilk büyük başyapıtı geldi. “2001 Space Oddysey” sanatsal, teknolojik ve fikri olarak döneminin onlarca yıl önünde bir filmdi. Metaforlar, simgeler ve alt anlamlarla dolu filmin tarzı için Kubrick sonraları; “Eğer Leonardo Da Vinci, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı, ona nasıl değer verebilirdik: “hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var” bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun 2001’e (space odyssey) olmasını istemiyorum.” yorumunu yaptı. Spielberg, filmi kendi jenerasyonunun Big Bang’i olarak değerlendirdi. Filmde kontrolü ele geçiren bilgisayar “Hall” karakterine atıflar günümüzde de pek çok film, dizi ve çizgi filmde yer almaktadır. Film dönemine göre o kadar ilerideydi ki ertesi yıl Neil Armstrong aya ayak bastığında bunun bir Kubrick prodüksüyonu olduğunu söyleyenler dahi oldu. Bugün bu iddialar “Dark Side of the Moon” belgeselinde yer almaktadır.3Kubrick’in sanatsal iştahı yeni açılıyordu ve ikinci başyapıtı Space Oddysey’in hemen ardından geldi. Clockwork Orange, mükemmel yönetmenliğin ve senaryonun yanı sıra o güne kadar Kubrick filmlerinde olmayan bir başka başarıyı da beraberinde getirdi, baskın bir başrol oyuncusu! Bunu daha önce Peter Sellers’la da denenmişti fakat Malcom Mcdowell’a oynadığı rol özel dikim bir takım elbise gibi oturdu. Zorlu film çekimleri boyunca (bir sahne için gözleri metalle tutulurken retinası çizildi!) eğlenerek bir psikopatı canlandırdı. Bu rol Malcom’ı bir fenomen haline getirecekti. Aşırı şiddet içeren sahneleri sebebiyle çokça eleştirilse de film çok başarılı oldu. Sanatsal anlamda da Kubrick’e fikirlerini geliştirme şansı tanıdı. Space Oddysey’de sinemasal bir deha ve çılgınlıkla tamamen karanlık bir ekranda Johan Strauss çalan Kubrick, bu defa Beethoven’ı seçmişti. Filmi öyle kurguladı ki Beethoven müziğiyle sadece bir fon olarak değil adeta bir karakter olarak filme etki etti.x_7c7dbfb6Barry Lyndon’ın, harika bir sinematografisi vardı ve her sahnesi bir tablo gibiydi fakat büyük başyapıtlarından biri değildi. Barry Lyndon ardından Kubrick bana göre en iyi filmini yapmaya girişecekti. Bu defa başrol için Jack Nicholson ile anlaştı. Bu rol tarihin en iyi erkek oyuncu performanslarından biri olsa da Akademi tarafından hak ettiği ilgiyi görmeyecekti.

Gerilim türündeki eserin senaryosunu Stephen King’den alan Stanley Kubrick, hikayeyi ve karakterleri o kadar çok değiştirdi ki Stephan King sonraları kendi versiyonunu çekti. (Tabii Stephen King’in versiyonu vasatın altında bir yapım olarak kaldı) Abartılı bir oyunculuk denemesi olan film; sinematografisi, senaryosu ve özellike Jack Nicholson’ın olağanüstü performansıyla tarihin en iyi filmleri arasındaki yerini aldı. Filmin bir başka ilginç yanı ise Kubrick’in iyice artan takıntıları ve mükemmelliyetçiliğiydi. Filmde mükemmeli alana kadar çekimleri tekrarlayan Kubrick bir sahneyi 148 tekrarda çekince Guiness Rekorlar Kitabı’na da girmiş oldu. İlginçtir ki psikolojisi bozulan Shelly Duvall’ın aksine Jack Nicholson bu yoğun tempoyu memnuniyetle karşıladı. Daha sonra kendisini serbest bırakan ilk yönetmen olduğunu söylediği bu aşırı kontrolcü aldama teşekkür edecekti. Bu özgürlük iki üstün yetenekli sanatçının uyumu ve belki kariyer zirvesiydi…

Bu zirveden 7 yıl sonra Kubrick bir Vietnam filmi çekti. Full Metal Jacket, Shining ölçüsünde olmasa da oldukça iyi bir filmdi. Bu başarılı filmden sonra yeni bir filme başlaması 12 yıl aldı.

Bu zamanda Napoleon filmi için doküman topladı (Hazırlıklara 1968’de başlamıştı) ve olası film çekim yerleri için fotoğraflar çekti. Bunu da bir takıntı haline getirmişti, hiç yapıma geçmeyen proje için 500.000’i aşkın fotoğraf çekti. Zaten diğer yandan da Artificial Intelligence ve Eyes Wide Shut üzerinde çalışıyordu. Kubrick, Eyes Wide Shut’ın senaryosunun dayandığı kitap olan Dream Story’nin yayın haklarını 60’lı yıllarda satın almıştı.

5

Eyes Wide Shut için çok titiz bir hazırlık yapan Kubrick muhtemel oyuncuların yüzlerce saatlik videosunu izldedi. İlerleyen yaşında Kubrick artık yaşayan bir efsane, herkesin hayatında en az bir kez çalışmak istediği bir yönetmendi. Çok yüksek bir bütçesi olan film için tablolar ve devasa setler yaptırdı. Başrol içinse Hollywood’un en pahalı oyuncusu Tom Cruise ve eşi Nicole Kidman’la anlaştı. Yine defalarca tekrar çekerek film ekibini bezdirse de harika bir filmin çekimlerini tamamlayan Kubrick ne yazık ki montajdan önce bir kalp krizi sonucu öldü. 400 günde çekilen bu sanat eseri de prodüktörler tarafından çok da başarılı olmayan bir biçimde montajlanarak sinemaya yansıdı. Bu onun son yönetmenlik eseri oldu. (Daha sonra senaryosunun yazdığı fakat çekmeye ömrünün yetmediği Artificial Intelligence, hayranı Steven Speilberg tarafından çekilecekti.)

Kubrick, dünya sinemasına farklı bir bakış getirdi. Pek çok türde denediği filmlerin neredeyse tamamında başarılı oldu. Tarzı zaman zaman şiddet yanlısı ve karanlık bulunsa da özgür ve kendini sürekli geliştiren yapısından hiç ödün vermedi. İlginçtir ki çağımızın en önemli kült filmlerinin bir kısmına imza atan Kubrick, Space Odyysey ile aldığı bir özel efekt ödülü dışında hiç Oscar kazanmadı. Onun filmlerinden ilham alan yönetmenler ise ilerleyen yıllarda ödüle boğuldu. Bu durum kendi sanatını empoze etmekte ısrarcı olan Hollywood ve Akademi için bir utanç olarak kaldı, Kubrick’i ise dünyanın en pahalı oyuncularıyla dev prodüksüyonlar yapan bağımsız bir efsane oldu…

Adaletsizliğin Merhameti

oscarDünyanın en prestijli sinema ödülü olarak gösterilen Oscar’ın adaletli dağıtılması pek görülmüş bir durum değil. Hatta adaylıklar bile korkunç hatalarla dolu. Ben hiçbir zaman sanatsal estetiğin görecesine inanmadım, bundan sonra da inanmayacağım dolayısıyla güzelin kişisel zevklere göre değiştiğini söylerek yorum yapmaktan kaçınmam mümkün değil.

Geçmişte takdir görmenyen efsanelere şöyle bir göz atalım: Örneğin Ennio Morricone yarım yüzyıllık ve başyapıtlarla dolu sanat kariyeri boyunca yalnızca 5 kez Oscar’a aday oldu ve bunların hiçbirini kazanamadı… İş o kadar absürd bir hale geldi ki Oscar’ın güvenilirliğini etkiledi… Sanki onun hayatta olduğunu yeni keşfetmişler gibi yaşam boyu başarı ödülü vererek Akademi kendisini temize çıkarmaya çalıştı. Adeta Özür Oscar’ı haline getirilen Yaşam Boyu Başarı Oscar’larından birini de ölmeden Akira Kurosawa’ya vermeyi akıl edebilmişlerdi.

kubrickStanley Kubrick ise tarihin en büyük yönetmenlerinden biri oldu ama Oscar alamadı. Kazandığı tek ödül yönetmen dalında olmayan kuvvetle muhtemel nasıl yapıldığı anlaşılamadığından “2001 Space Oddesey”’e verilen özel efekt Oscar’ı oldu. Hatta belki de en büyük başyapıtı “The Shining”’le Razzie (Ahududu En Kötü Film Ödülleri) adayı gösterilerek aşağılandı. Gerçeğin ne olduğunu ise bize tarih bile denemeyecek kadar kısa bir zaman gösterdi. Pek çok büyük yönetmenin hayran olduğu Sergio Leone’nin kariyeri boyunca hiç Oscar’a aday gösterilmemesi ise ödülün adaletsizliğinin bir başka açık göstergesi… Bu bozuk saatin mutlaka doğruyu gösterdiği anlar da oldu. John Ford, Marlon Brando, Robert De Niro gibi bazı büyük sanatçılar akademi tarafından takdir gördü.

Son yıllarda bu adaletsizlik, iyiyi değerlendirememekten çıkıp başarısızlığa övgüler düzme durumuna geldi!  Hollywood kuruluşundan beri doğal olarak ülke politikasına yakın filmler çekti fakat bu filmlerde sanat da vardı… Kathryn Bigelow ve benzerlerine kadar böyleydi en azından… 2008’de The Hurt Locker’ı büyük bir merakla izledim. Başarısız bir politik dizinin pilot bölümünden farkı yoktu. Pilot bölüm diyorum çünkü kötü dizilerde bile bir süre sonra karakterlerin bazıları oturmaya başlar; bu filmde bunu bile göremedik ne yazık ki…  Derken adaylıklar geldi ve ortaya bir boşanma davası senaryosu çıktı. Tüm savaş yanlısı film öğeleri unutularak olay eski kocasının elinden ödülü çalmaya yaklaşan kadın hikayesi ne dönüştü. İlk en iyi kadın yönetmenin ilk zaferini eski kocasına karşı alması da magazinsel olarak harika bir malzemeydi. Bu büyük başarısızlığın en iyi film ve en iyi yönetmen Oscarlarıyla ödüllendirilmesinden birkaç yıl sonra şimdi de Katyryn Bigelow, “Zero Dark Thirty” ile karşımızda!

kathryn-bigelow1-210918

İstemeyerek de olsa önyargılarımı bir kenara bırakmaya çalışarak izlediğim bu film beni gerçek anlamda hayrete düşürdü. Bigelow, “The Hurt Locker”’dan çok daha kötü bir film çekmeyi başarmış ve akıl almaz şekilde 5 dalda Oscar adayı. Daha önce başarılı belgeselleri yapılan bir alanda çekilen film yönetmenlik, oyunculuk ve kurgu alanlarında çok başarısız. Sahne yaratmaktaki maddi güç ve beceriyi bile geri plana atmayı başaran kötü kamera açıları ise ancak takdir edilebilir. Üstelik işkence övgüsü olarak başlayan ve biten filme bayılıp ardından Quentin Tarantino’yu şiddet sahneleri için suçlayan yeni bir tür fikir de bu yıl türedi!

Diyeceğim o ki marifeti kendinden menkul “Sinema Uzmanları”’nın televizyonlarda izlemedikleri filmler hakkında yabancı dergi tahminleri üzerinden tahmin yürüttüğü şu dakikalarda Oscar tahmini yapmayı reddediyorum. Sadece Bigelow’a bir ödül daha vermeyip adaletsizlikte merhametli olacaklarını umuyorum…

Django Unchained

large_621985   Popüler kültür yeni, özgün sanatçılar çıkarmaktan gittikçe uzaklaşıyor. Böyle bir dönemde Quentin Tarantino gibi bir yönetmen, çölde bir vaha gibi… Bu durumun yarattığı yüksek beklentilerle izlediğim “Django Unchained” bir başyapıt olmasa da oldukça keyifli bir film.

   Yoğun şiddet içerdiği için sanırım filmi eleştirmeyen kalmadı. Belki bundan 10 yıl önce olsaydı bu makul olabilirdi ama Spartacus gibi tv dizilerinin prime time’da yer aldığı günümüzde bir sinema filmini şiddet üzerinden eleştirmek bana biraz hipokrasi olarak görünüyor. Eğer eğlence sektörünün şiddet yanlılığı eleştirilecekse bu ancak total bir eleştiri olabilir.

   Tarantino zaman zaman absürd zaman zaman da sert bir üslup kullanarak ilginç bir westerne imza atmış.  Christoph Waltz yine olağanüstü. Tarantino, “Inglorious Basterds”’da acımasız bir nazi subayını canlandıran Waltz’un şahsında adeta Almanların gönlünü almış. Waltz’u bu defa vahşi batının ortasında iyi kalpli bir Alman ödül avcısı olarak izliyoruz. Film oldukça keyifli ve Quentin’in ustasına göndermeleriyle dolu.

   Sergio Leone hayranlığını her fırsatta dile getiren Tarantino bu defa senaryosunun temeline “İyi, Kötü, Çirkin”i koymuş.  KÖTÜ karakterde Leonardo Di Caprio,  her yönüyle tuhaf ve eğlenceli İYİ Christoph Waltz ve inatçı ÇİRKİNimiz Jamie Foxx mükemmel bir kast. Peki bu her şey bu kadar iyiyken ne eksik?

django 1

   Film ne kadar eğlenceli olursa olsun Tarantino’nun sürekli ileri giden sanatsal gelişiminde bir gerileme olduğu açık. Inglorious Basterds’taki sinematografi ve aralıksız çekimlerden ancak küçük kesitler görebiliyoruz. Film bazı anlarda estetikten öylesine kopuyor ve zorlama olarak absürdleşiyor ki bir Robert Rodriguez filmi izlediğinizi sanabiliyorsunuz. Bu estetik eksiklik, oluşturulan harika karakterlerin üzerinde bir gölge gibi ama kesinlikle izlenmeye değer. Tarantino’nun en iyi filmi olmasa da yılın en iyi filmlerinden olduğu kesin ve tartışmasız en iyi yardımcı erkek oyuncu performansını barındırıyor.

Retrospektif bir James Bond İncelemesi

James Bond 11953’te Ian Flemming tarafından yaratılan Bond serisinin ilk filmi 1963’te çekildi. İlk film Dr. No’nun başarısı serinin sürmesinde etkili oldu. Tabii James Bond popüler bir seri olduğundan her film kendi döneminin trendlerine uygun çekildi. Şimdi geriye baktığımızda her filmde dönemin sosyolojisini ve modasını görebiliyoruz. Tabii ileride Skyfall’u izleyenler de günümüzle ilgili benzer çıkarımlar yapacaklar ki bunlar pozitif olacağını pek sanmıyorum.

Skyfall’u filmin soundtrack’i “Let the Sky Fall” şarkısı özetliyor. Belki de “Let Sam fail” denmeliydi. Sanki birisi Sam Mendes’e harika filmi Amerikan Güzeli’nden sonra düşen grafiğini bir gişe filmiyle iyice dibe vurdurma şansını vermiş ve Sam Mendes de bunu kaçırmamış. Filmin özellikle yönetmenlik açısından başarısızlığını Javier Bardem’in müthiş oyunculuğu bile kurtaramamış…

İşin sosyolojik kısmına gelirsek Casino Royal’deki Bond figürü daha da duygusuzlaşmış. Popüler kültürün stereotiplerine bir yenisi daha eklenmiş. Ekip başarısı ve aldatmacalarla dolu görevimiz tehlike serisi tek adamlık bir aksiyona döndüğünde zaten Bond ve benzeri serilerin de kaderi çizilmişti ancak bu kadarını beklemiyorduk…

Herkesin favori bir Bond oyuncusu vardır ve o karakterde hep onu görmek ister. Ben de hayranların büyük kısmı gibi bir Sean Connery taraftarıyım ama sadece oyunculuk olarak değil. Yönetmenlerin yarattıkları tipleme olarak da… Connery’nin Bond’u bir salon beyfendisi, zeki ve entellektüel bir karakterdi. Gerek kalmadıkça silahını kullanmayan kurnaz ve duygusal bir ajan. Hatta hiç değiştirmediği ve kadın silahı olduğu için alay konusu olan küçük tabancasıyla tanınırdı. Yeni Bond’umuz ise silahını film boyunca kılıfına sokmuyor. Daniel Craig filmin bir yarısında kas geliştirip diğer yarısında da vurabildiği kadar insan vuruyor. Hayatta karşılaşılan sorunlara karşı fiziksel güçlenme çabası zaten günümüzde de tartışılıyor. Oyuncaklardan çizgi filmlere kahramanların artık daha kaslı ve saldırgan olması belki de dönemimizin bireyselciliğini ve güç ihtiyacını anlatıyor. Bunun örneklerini çocukluğumuzun çizgi dizilerinin güncel hallerinde bile görmek mümkün.

James Bond 2

Eğer serinin yeni yönü bu olacaksa belki de bir dahaki Bond, yıllardır aksiyon filmlerine Oscar verilmesini savunan Jean Claude Van Damme olmalı!  Ama daha önemlisi dünyada yüzeysellikten uzaklaşan yeni bir popüler kültür çizgisi oluşmalı…

Nuri Bilge Ceylan Sineması ve Sinematografi

Nuri Bilge Ceylan bu defa da Avrupa Film Ödüllerinde, en iyi yönetmen dahil 3 dalda aday. Peki Cannes Film Festivali’ni kazanana kadar basında pek yer bulmayan bu yönetmen ve sinemasını ne kadar iyi tanıyoruz? Durağan, karanlık filmlerini bu kadar eşsiz ve değerli kılan nedir?

Birkaç ay önce Nuri Bilge Ceylan Masterclass adı altında İzmir’deki bir seminerine katılma imkanı buldum. Tahminimin çok ötesinde samimiyette ve alçakgönüllülükte bir sanatçıyla karşılaştım.

Nuri Bilge Ceylan’ın ilk tutkusu fotoğraf ve dolayısıyla filmlerinde de bu özelliği ön plana çıkıyor. Olağan hayatlardan kesitler sunması ve filmlerindeki uzun sessizliklerin ardında, hareketli senaryoların karmaşasından uzaklaşıp daha saf bir sinematografi sunma çabası olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla filmlerini; bir gece eğlencesine gidip durgun bir mekana girmenin hayal kırıklığıyla değil bir doğa gezisinde manzarayla baş başa kalıp bu durağanlıktan keyif almanın huzuruyla izlemek gerek.

 Yunanca’da hareketle çizmek, yazmak anlamına gelen “Sinematografi”’yi, kısaca sesli ve hareketli fotoğraf sahneleri yaratma sanatı olarak niteleyebiliriz. Örneğin; sinematografik estetiğin belki en katı savunucusu Akira Kurosawa’nın filmleri için; herhangi bir karenin dondurulup tab edildiğinde sanat galerilerinde gösterilebilecek bir tablo elde edilebileceği söylenir.

 

“Kurosawa’nın Ran filminden bir sahne”

 Kanımca Nuri Bilge Ceylan da John Ford ve Akira Kurosawa’nın ardından Sergio Leone’nin takip ettiği ekolün modern bir temsilcisi. Bunun en önemli kanıtı da “Bir Zamanlar Anadolu’da” eseri. Kendisine çok tartışılan bu konuyla ilgili soru sorma fırsatını yakaladım. Sergio Leone filmlerini çok sevdiğini ve Bir Zamanlar’la başlayan her eserde biraz da olsa Sergio Leone atfı olduğunu, bu seviyede bir sanatçıda ender görüllür bir alçakgönüllükle kabul etti. Tabii ki en önemli benzerlik bu isim değil, filmdeki sanatsal işleyiş…

Üç Maymun’u hali hazırda izlediyseniz, yalnızlığımızı bize anlatan Uzak, sinema tarihinin belki en iyi kar görüntüleriyle dolu İklimler ve tabii son başyapıt “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı da izlemenizi tavsiye ederim. Büyük ustaya da ödüllerde başarılar dileriz…

Roma’ya Sevgilerle

Woody Allen, Paris ve Barselona’nın ardından serisine Roma’da devam ediyor. İzleyicinin beğenisini toplamasına rağmen eleştirmenler tarafından topa tutulan filmi bir de biz inceleyelim.

Öncelikle film, Roma’da yaşamış veya ziyaret etmiş herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği biçimde çekilmiş. Kendi payıma; Trastevere sokaklarında gençliğini arayan Alec Baldwin’in gelecek projeksiyonumdaki yerini aldığını söyleyebilirim. Bunun yanında film ,eski yeni pek çok ünlü yıldızı da barındırıyor. Bunlardan bazıları; Roberto Begnini, Alec Baldwin, Penelope Cruz, Ornella Muti, Ellen Page ve son dönemde The Newsroom dizisinden tanıdığımız Alison Pill.

Her ne kadar Woody Allen filmin türünü komedi olarak duyurmuş olsa da ünlü olma kavramını, popüler olma amaçlı entelektüel bilgi edinmeyi eleştirmeden geçmemiş. Tabii bunlardan bazılarını bu kadar göze batacak biçimde yapmayıp izleyicinin algısına biraz daha güvense bize daha da güzel bir film izletebilirdi… Woody bu filminde de dördüncü duvarı* yıkan diyaloglar kullanıyor. Ama Annie Hall’da hepimizi şaşırtan bu efekti sıklıkla kullandığından durum; yıkılmış bir duvarın boşluğunu balyozlamaya dönüşebiliyor.  İşin ilginç tarafı tüm bunlara rağmen film oldukça keyifli! Karakterler ve oyunculuklar harika ve filmin fonunda Roma var! Soundtrack’ler de filme çok şey katmış.  Ağır eleştiriler aslında Woody Allen’ın artan yaşına rağmen yükselen beklentilerimizden kaynaklanıyor.

Sonuç olarak “Roma’ya Sevgilerle”, bir başyapıt olmaktan uzak olsa da Woody’nin yeteneğinden izler taşıdığı gerçeğini yadsımamak gerek. Film, hayatın ve aşkın dönemlerinin karakterize edilmiş ve zaman kurgusundan koparılmış halini bizlere sunuyor. Bazen ilk gençliğimizle yaşlılığımızı kavga ettirip bazen de halinden memnun olmama şımarıklığımızı eleştiriyor. Sinema Hobi Grubu olarak ilk haftasında gittiğimiz filmi izleyeceklere şimdiden iyi eğlenceler diliyor,  sinemaya giden Leopoldo çiftinin diyaloglarında ve Leopoldo’nun şöförünün nasihatlerindeki keyifli spoiler’ları dikkatten kaçırmamalarını öneriyorum…

*Dördüncü duvar sahne ile izleyici arasında olduğu varsayılan duvardır. Oyuncuların kameraya bakması veya kurgunun dışına çıkarak izleyiciye hitaben konuşması hikayenin temelindeki  dışarıdan izleme hissini bozduğundan mantıksal duvarı yıkar…

Star Wars

Fanatiklerinden biri olmamakla birlikte ben de serinin hayranıyım. Akira Kurosawa ekolünden geldiğini açıkça gösterdiği ilk üçlemenin ardından gelen; sinematografi yerine CGI koyulmuş seriyi biraz buruk izlesek de seviyoruz bu filmi… Seri herkesçe bilindiği üzere Star Wars IV, V, VI  ile başlıyor ve daha sonra I, II, III ile devam ediyor. Bir öyküyü serinin 4. Filmiyle başlatmak bile bir hayli  iddialı bir fikir.

Cnbc-e’nin yeni starwarsçular oluşturduğu vakitler bende evde dvd, divx ne varsa toplayıp filmi hiç yapmadığım şekilde orjinal sırasıyla izledim bir gecede. Orada hikaye biraz daha netleşti ki hikayenin özünün Luke Skywalker’la ilgisi yok hatta iyi olan tarafın kazanmasıyla da… Büyük egolu yetenekli yada en azından kendini öyle gören gençlerle ilgili film tamamen.

İlk filmden beri Anakin’in diğer tüm jedi’lardan daha yetenekli, daha güçlü olacağı belli. buna rağmen “ona saygı duymuyorlar” klişesinin ötesinde onu provoke etmek için herşey yapılıyor. Egosunu törpülemek için hayatındaki tüm değerli unsurlar zorla feda ettiriliyor. Mesela Jedi Konseyi, Anakin’in tutsak annesini kurtaracak bir kişi bile yollamıyor. Yeteneği sürekli kendisine duyulun kin ve ikiyüzlülüğe neden oluyor. Ailesiz yaşamayı seçmiş jedi’lar ailesi olan bir jedi’ın kendilerinden üstün olmasına tahammül edemiyorlar. Anakin’in gözü dönüyor bütün köyü katlediyor annesi ölünce ki bu da abartılı bir tepki olmakla birlikte jedi konseyinin sebep olduğu bir durum. Anakin tüm bunlara rağmen tarafını değiştirmiyor. Ama Sith Lord Windu ile arasındaki düelloyu kaybettiğinde Windu, Anakin’e karısını kurtarması için bir şans bile vermiyor. Yine bir aile ferdini karısını kurtarmak için Wind’yu öldürerek; yaptığı hamleyle zorla da olsa dark side’a geçip köprüleri yakıyor.

İkinci serinin (aslında ilk yayınlanan üçleme) başında bir generalle Darth Vader’ın diyaloğunu izliyoruz(ilk izleyişte mantıksız olan bu diyalog ilk üç bölümden sonra izlenince anlam kazanıyor). burada Anakin’in dramının derinliği anlaşılıyor. Hiç jedi kalmayınca Darth Vader’ın en güçlü olması anlamsızlaşmış. Kendisi eski bir inanışa bağlı biri olarak basit bir general tarafından bile küçük görülüyor. aslında yaptığı seçim ona beklediği saygıyı kazandırmıyor.

Filmin sonu da kanımca mutlu sondan oldukça uzak. İyi kötüyü mertçe yenemiyor. Hatta iyiler hiç kimseyi yenemiyor. Sith Lord, Luke’u mağlup ederken bir başka kötü Darth Vader onu aynı Sith Lord’un kendi efendisine yaptığı gibi arkadan vuruyor. üstelik bunu yüce bir amaç için değil oğlunun hayatı için yapıyor. Yani güç için çıktığı yolda annesini, karısını feda eden Anakin yine jedi felsefesine aykırı hareket ediyor ve bu defa oğlu için Dark Side’a ihanet ediyor. Filmin sonunda aslında herşeyin üstüne döndüğü kahramanımız Anakin ölüyor ve kötülüğün iyilikten çok daha güçlü ve üstün olduğu ama yeterince şanslıysanız işlerin iyi gitme ihtimalinin de bulunduğu mesajıyla bitiyor. Yetenekliler ve idealistler (Yoda, Sith Lord, Darth Vader, Obi Wan) kaybedip; aptallar ve fırsatçılar (Luke, Han Solo) kazanıyor ki bu da George Lucas’ın modern hayata eleştirisi bence…

Breaking Bad

   Breaking Bad Hollywood’un uzun yıllardır denediği bir dizi modelinin belki de tek başarılı örneği. Görsel bir yapıtı adım adım anlatmanın anlamsızlığından mümkün olduğunca kaçarak, eserin kırılma noktalarını değerlendirmek istedim.

   Yıllardır bu ve benzeri dizilerde olağanüstü olaylar kahramanın hayatında yaşadığı sıradan insanalara özgü bunalımlar birlikte anlatılmaya çalışılıyor. Ama ya aksiyon fazla kaçıyor ve psikolojik yön incelenmeden kalıyor ya da aksiyon unutulup iş bir insanın sıkıcı hayatını izlemeye dönüşüyor. Breaking Bad tam da bu noktada diğerlerinden ayrılıyor.

    Karakterimiz Walter White’ı hayatta tam bir kaybeden olarak tanıyoruz. Tek bir sigara içmeden akciğer kanserine yakalanan düşük gelirli bir kimya öğretmeni. Yaratılan imaj o kadar başarısız ki sanki bir talihsizlik olarak değil de yaşamayı beceremediği için kanser olmuş gibi… İlerleyen bölümlerde görüyoruz ki yüksek zekasına rağmen önü sık sık kendisi kadar zeki olmayan “fırsatçılar” tarafından kesilmiş. Çok başarılı bir bilim adamı olabilecekken ortağından ve sevgilisinden yine aynı sebeplerle kazık yemiş.

   Geldiği durum o kadar kötü ki geçinmek için her gün hakarete uğramak pahasına ikinci iş olarak araba yıkıyor. Bunlar ona hayatta kazanan tarafta olmanın hazzını ve egosunu unutturmuş. Evde ve sosyal hayatında da edilgen, hayatta başına gelenleri kabullenen bir kişiliğe dönüşmüş.

   Hikayemizin başlangıcında Walter White’ın eski öğrencisi Pinkman ile çıktığı suç yolculuğunu görüyoruz. Bu yolculukta kaptan olarak Pinkman’e güveniyor. Dizide de Pinkman’i ilk görüşümüzde plakası “CAPTAIN”’ın kısaltması “CAP’N” olan bir arabayla kaçıyor. Başta sadece ailesine para bırakmak için çıktığı bu yolda Walter White başka bir yönünü keşfediyor. Aslında daha zengin olmaktan çok daha fazla önemsediği ve yıllardır görmezden geldiği kazanma iç güdüsü onu her şeyden daha büyük bir güçle yönetmeye başlıyor. Bu yolda acemice işlenen ilk günahlarının ardından karakter için bir dönüm noktası yaşanıyor. Plakasında “KEN WINS” yazan ukala bir avukatın arabasını sadece zevk için havaya uçuruyor. Dizinin ve karakterin ilk kırılması aslında işlediği ilk cinayette yada ilk uyuşturucu üretiminde değil burada yaşanıyor. Ailesi için suç işleyen zavallı kimyager artık fırsatçı ve uyanıkların belki tarihin başından beri kendi türüne olan üstünlüğünü değiştirmeye çalışıyor. Yani yeni hedefi “Winner Ken”’ler. Bu yolda ilerlerken ailesinde dominantlaşıyor ve sık sık ego patlamaları yaşıyor. Örneğin bir aile yemeğinde narkotik polis olan kayınbiraderinin tüm şüpheleri kendisinden uzakta bir başka şahsa yönelmişken onları çürütüp dikkatleri üzerine çekiyor ve büyük suçları ancak büyük dahilerin işleyebileceğinden bahsediyor. Kumarda para kazanma yalanını topluma karşı uydurmak istemiyor, çünkü içten içe yaptığının yanlış olduğuna inanmıyor. Kaba kuvvetle yada dolandırıcılıkla değil dehasıyla kazandığı para için özür dilemek istemiyor. İlerleyen bölümlerde Walter White’ın en büyük düşmanı olarak karşımıza çıkan Gus Fring ise onun yansıması gibi. Belki benzer hedeflerle yola çıkmış ve kötüye dönmüş bir insan. Gus onun kötüye dönüşünü hızlandırıyor. Karakterin karanlığa attığı bir başka adım olan Gale’ın öldürülmesinden sonra Walter kendisi için endişelenen karısına “Ben tehlikede değilim, ben tehlikeyim” diyerek bu akışı özetliyor. Dördüncü sezonun sonunda Walter en büyük düşmanı olan Gus’ı bir çocuğu zehirlemek pahasına öldürüyor. Kendisi ve ailesinin hayatını tehdit eden adam öldükten sonra karısıyla ilk konuşmasında “Kurtulduk” yerine “Ben kazandım!” diyor. Bu da karakterin git gide değişen bakışının bir parçası. Önümüzdeki sezonlarda Walter’ı daha da kötüye giderken izleyeceğimiz kesin gibi…

   Dizi bir klasik bir polisiye olmanın ötesine geçip bir sosyolojik ispata uğraşıyor; zeki, iyi niyetli insan tipini fırsatçılar karşısında yüceltiyor. Konu olarak kötüye geçmekten çok ömür boyu başarısızlık pahasına erdemli olmayı sorguluyor…

Pinky and The Brain’e atıflar:

Dizi Steven Speilberg prodüksyonuyla yapılan “Pinky and The Brain” çizgi dizisinden de önemli ölçüde esinlenmiş ve bunu saklama ihtiyacı da pek hissetmemiş. Walter White sıfır numara saçları zeki ve büyük ihtimalle bundan dolayı mutsuz bakışlarıyla Brain’e önemli ölçüde benzerlik gösteriyor. Pinkman ise isminden de anlaşılacağı gibi Pinky karakterinden esin almış. Çizgi dizide her bölümde dünyayı ele geçirmek için büyük planlar yapan Brain iş icraata geldiğinde Pinky’nin başına bela olmasından yakınır buna karşın bazı bölümlerde onun tarafından kurtarılırdı. Breaking Bad’de de mütemadiyen bu döngü yaşanıyor ve büyük planları olan Walter ayağına dolaşan Pinkman tarafından kurtarılıyor. Pinky and The Brain’deki labaratuar fareleri argo anlamıyla “Breaking Bad”‘de hayat buluyor.