Adaletsizliğin Merhameti

oscarDünyanın en prestijli sinema ödülü olarak gösterilen Oscar’ın adaletli dağıtılması pek görülmüş bir durum değil. Hatta adaylıklar bile korkunç hatalarla dolu. Ben hiçbir zaman sanatsal estetiğin görecesine inanmadım, bundan sonra da inanmayacağım dolayısıyla güzelin kişisel zevklere göre değiştiğini söylerek yorum yapmaktan kaçınmam mümkün değil.

Geçmişte takdir görmenyen efsanelere şöyle bir göz atalım: Örneğin Ennio Morricone yarım yüzyıllık ve başyapıtlarla dolu sanat kariyeri boyunca yalnızca 5 kez Oscar’a aday oldu ve bunların hiçbirini kazanamadı… İş o kadar absürd bir hale geldi ki Oscar’ın güvenilirliğini etkiledi… Sanki onun hayatta olduğunu yeni keşfetmişler gibi yaşam boyu başarı ödülü vererek Akademi kendisini temize çıkarmaya çalıştı. Adeta Özür Oscar’ı haline getirilen Yaşam Boyu Başarı Oscar’larından birini de ölmeden Akira Kurosawa’ya vermeyi akıl edebilmişlerdi.

kubrickStanley Kubrick ise tarihin en büyük yönetmenlerinden biri oldu ama Oscar alamadı. Kazandığı tek ödül yönetmen dalında olmayan kuvvetle muhtemel nasıl yapıldığı anlaşılamadığından “2001 Space Oddesey”’e verilen özel efekt Oscar’ı oldu. Hatta belki de en büyük başyapıtı “The Shining”’le Razzie (Ahududu En Kötü Film Ödülleri) adayı gösterilerek aşağılandı. Gerçeğin ne olduğunu ise bize tarih bile denemeyecek kadar kısa bir zaman gösterdi. Pek çok büyük yönetmenin hayran olduğu Sergio Leone’nin kariyeri boyunca hiç Oscar’a aday gösterilmemesi ise ödülün adaletsizliğinin bir başka açık göstergesi… Bu bozuk saatin mutlaka doğruyu gösterdiği anlar da oldu. John Ford, Marlon Brando, Robert De Niro gibi bazı büyük sanatçılar akademi tarafından takdir gördü.

Son yıllarda bu adaletsizlik, iyiyi değerlendirememekten çıkıp başarısızlığa övgüler düzme durumuna geldi!  Hollywood kuruluşundan beri doğal olarak ülke politikasına yakın filmler çekti fakat bu filmlerde sanat da vardı… Kathryn Bigelow ve benzerlerine kadar böyleydi en azından… 2008’de The Hurt Locker’ı büyük bir merakla izledim. Başarısız bir politik dizinin pilot bölümünden farkı yoktu. Pilot bölüm diyorum çünkü kötü dizilerde bile bir süre sonra karakterlerin bazıları oturmaya başlar; bu filmde bunu bile göremedik ne yazık ki…  Derken adaylıklar geldi ve ortaya bir boşanma davası senaryosu çıktı. Tüm savaş yanlısı film öğeleri unutularak olay eski kocasının elinden ödülü çalmaya yaklaşan kadın hikayesi ne dönüştü. İlk en iyi kadın yönetmenin ilk zaferini eski kocasına karşı alması da magazinsel olarak harika bir malzemeydi. Bu büyük başarısızlığın en iyi film ve en iyi yönetmen Oscarlarıyla ödüllendirilmesinden birkaç yıl sonra şimdi de Katyryn Bigelow, “Zero Dark Thirty” ile karşımızda!

kathryn-bigelow1-210918

İstemeyerek de olsa önyargılarımı bir kenara bırakmaya çalışarak izlediğim bu film beni gerçek anlamda hayrete düşürdü. Bigelow, “The Hurt Locker”’dan çok daha kötü bir film çekmeyi başarmış ve akıl almaz şekilde 5 dalda Oscar adayı. Daha önce başarılı belgeselleri yapılan bir alanda çekilen film yönetmenlik, oyunculuk ve kurgu alanlarında çok başarısız. Sahne yaratmaktaki maddi güç ve beceriyi bile geri plana atmayı başaran kötü kamera açıları ise ancak takdir edilebilir. Üstelik işkence övgüsü olarak başlayan ve biten filme bayılıp ardından Quentin Tarantino’yu şiddet sahneleri için suçlayan yeni bir tür fikir de bu yıl türedi!

Diyeceğim o ki marifeti kendinden menkul “Sinema Uzmanları”’nın televizyonlarda izlemedikleri filmler hakkında yabancı dergi tahminleri üzerinden tahmin yürüttüğü şu dakikalarda Oscar tahmini yapmayı reddediyorum. Sadece Bigelow’a bir ödül daha vermeyip adaletsizlikte merhametli olacaklarını umuyorum…

Django Unchained

large_621985   Popüler kültür yeni, özgün sanatçılar çıkarmaktan gittikçe uzaklaşıyor. Böyle bir dönemde Quentin Tarantino gibi bir yönetmen, çölde bir vaha gibi… Bu durumun yarattığı yüksek beklentilerle izlediğim “Django Unchained” bir başyapıt olmasa da oldukça keyifli bir film.

   Yoğun şiddet içerdiği için sanırım filmi eleştirmeyen kalmadı. Belki bundan 10 yıl önce olsaydı bu makul olabilirdi ama Spartacus gibi tv dizilerinin prime time’da yer aldığı günümüzde bir sinema filmini şiddet üzerinden eleştirmek bana biraz hipokrasi olarak görünüyor. Eğer eğlence sektörünün şiddet yanlılığı eleştirilecekse bu ancak total bir eleştiri olabilir.

   Tarantino zaman zaman absürd zaman zaman da sert bir üslup kullanarak ilginç bir westerne imza atmış.  Christoph Waltz yine olağanüstü. Tarantino, “Inglorious Basterds”’da acımasız bir nazi subayını canlandıran Waltz’un şahsında adeta Almanların gönlünü almış. Waltz’u bu defa vahşi batının ortasında iyi kalpli bir Alman ödül avcısı olarak izliyoruz. Film oldukça keyifli ve Quentin’in ustasına göndermeleriyle dolu.

   Sergio Leone hayranlığını her fırsatta dile getiren Tarantino bu defa senaryosunun temeline “İyi, Kötü, Çirkin”i koymuş.  KÖTÜ karakterde Leonardo Di Caprio,  her yönüyle tuhaf ve eğlenceli İYİ Christoph Waltz ve inatçı ÇİRKİNimiz Jamie Foxx mükemmel bir kast. Peki bu her şey bu kadar iyiyken ne eksik?

django 1

   Film ne kadar eğlenceli olursa olsun Tarantino’nun sürekli ileri giden sanatsal gelişiminde bir gerileme olduğu açık. Inglorious Basterds’taki sinematografi ve aralıksız çekimlerden ancak küçük kesitler görebiliyoruz. Film bazı anlarda estetikten öylesine kopuyor ve zorlama olarak absürdleşiyor ki bir Robert Rodriguez filmi izlediğinizi sanabiliyorsunuz. Bu estetik eksiklik, oluşturulan harika karakterlerin üzerinde bir gölge gibi ama kesinlikle izlenmeye değer. Tarantino’nun en iyi filmi olmasa da yılın en iyi filmlerinden olduğu kesin ve tartışmasız en iyi yardımcı erkek oyuncu performansını barındırıyor.